Annem, hakkını helâl et bize

2011-07-19 01:12:00

(Parantez içleri bana aittir...)

Nicedir abesle sınanan kalbimden geçen bambaşka bir yazı yazacaktım aslında ben.

Ama sen. Gelip de bütün senliğinle kalbime dolunca. Benim yazacağım yazı da, abesim de muktebesim de, yemin olsun en başta ben, artık kimin umurunda? Kimin umurunda şimdi acıyı yazıya çevirmenin felsefesi? Dostoyevski? Ya da Sophokles'in üçlemesi? Her şey öyle yitik ki!

Giderken, avucuna kına, boynuna ipek mendil. Davul zurna.

Dönerken, turna katarı. Kurban bayramı. Top arabası.

Böyle mi dönülür baba ocağına? "Fe eyne tezhebûn?" Nereye? Annem, böyle gitmeleri kimden öğrendin sen?Öyle gittin böyle mi geldin sen?

Bak şimdi, bozalım masalı. Diyelim ki; Mehlika Sultan yedi gence âşıktı. Yedisi de sen.

Sen diyorsam, sen dediğime bakma sen. Sen diyorsam sen gibi gitti-gider nicesi kalemimin, kirpiğimin ucunda, şimdi sen (Sakın düşme..). Kim bilir kaç kez, aklımda bin bir türlü estetik teori, direksiyon başında konvoyuna düştüğüm. Ya da uğurlamasını uzaktan seyredip, benden hiç haberi olmasa da ardından gözyaşı döktüğüm yolcuların hepsi sen.(Bilme sen, duyma sen… Ama yüreği kanayan benken sen bilme… Duyma… Ağlama…)

E peki, n'oldun sen? Çarşıdan, izinden, hastaneden mi dönerken? Ne teyakkuz, ne de olağanüstü. Her şey en olağanaltında. AbesAbesAbes! Abes bu.

Her birinde bir hayatın var ki hikâyelere sığmaz(Gökyüzünden damla damla yağan sen). Üç kuruşluk asker maaşını annesine gönderen, kapısız sıvasız evin onbaşısı da sen. Tezkeresine sayılı gün kalan da, kendisinden geriye iki yetim, iki bebek hecesi kalan da. "Kiminiz nişanlı, kiminiz evli". Eve barka karışmamış, asker tıraşı sonrasına, bir tutam sırma saçın kokusunu bırakan da.(Sen…)

Henüz yirmi yaşında. İki resim kalmış ondan renkli, fotoğraf baskısı. Biri önce öbürü sonra. İkisinin arasındaki mesafe de sen(Ömrü katık katık işleyen sen… Çeyiz misali bölük bölük işlenen sen…). İlkinde, yaşının bütün yaşama sevinciyle, hevâ ve hevesiyle dolu bir sen. Bir tebessüm ki kocaman. Hayatın ta kendisi. Diğerinde? Sahi, ne zaman büyüdün bunca sen?(Ne zaman büyüttün bu yüreği… Ne zaman sığmaz oldun sen…) Sen, bunca, ne zaman değişmişsin annem? Nasıl yüklenmişsin boyunca yükü? Nasıl adam olmuşsun bunca? Sahi, sen ne zaman aldın bu yolu? Bu nurdan kanatlar senin sırtına ne zaman takıldı, bu bakışları senin gözlerine kim astı?(Ne zaman çizildi gözlerinin etrafına gidişin yolları. Ne zaman yoruldu bu yollar…)

Tek değilsin ki, bir bugün değilsin ki sen. Gencecik omuzlarında tekrar ettiğin tarihçenin de cümlesi sen, ez-cümlesi sen. Bir daha bak, buğusu şöyle sıyrılmış zamansızlık aynasının içine. Hepsi orada. Söz konusu, her şeyden ama her şeyden vazgeçmek olunca hepsi de sen oluyorsun sonunda.

Bir onbaşının günlüğünden doğu cephesi. Bir teğmenin gözünden Sarıkamış. Tek bir gerçek var şimdi. Onun da dünü sen bugünü sen. Yedi düvel dokuz cephe. Sarıkamış Galiçya Filistin Çanakkale. Allah aşkına ne işin var Yemen'de? Hepsi de sende. Körpe bir fidan gibi önce ellerinden ayaklarından donmaya başlayan da. Boğazına kadar tifüs, hücrelerine kadar çile. Dağ bayır, uçum vadi. Çadır yok, ateş yok, kar ölüm sessizliği. Sersefil perperişan. Üç gün beş gün on gün lokma geçmemiş kursak. Cenaze katarı erzak arabası. Erzak dediğin de bir avuç kavrulmuş arpa. İnanılmıyor değil mi? Koskoca devletin koskoca ordusu bu işte.

Hepsinin özü özeti, hepsinin kaderi değilse de tecellisi annem, sende. Değişen bir şey yok buralarda; hikâye, yavrum, aynı hikâye.

Hiçbir "ezberin" de hiçbir "ezberbozumun" da anlamı yok şimdi çokbilmiş dudakların tekrar ettiği çokbilmiş sulusepken, fitne fücur solucan sözcüklerde. Kopan çığlıkta, taş kesilmiş acının safran sarısında ya da bağı çözülen dizde ve bildiğim bilmediğim nicesinde. Bildiğim sadece sen. Hepsi de bizim için/SEN.

Şimdi ki gidenin kalandan değil, yaşayanın ölenden helâllik dilediği tek mecliste. Annem, hakkını helâl et bize.

Yazar: Nazan Bekiroğlu ~ Yol Hali

55
0
0
Yorum Yaz