Pazar, Kasım 29, 2009

Bir zamanlar...
Çocuktuk...
Küçüktük...
Derdimiz tasamız sadece oyundan ibaretti. Mızıkçılık ederdik kimi zamanlar, tahta kaşıktan yapılma bebeklerimizi dahi kıskanırdık diğer çocuklardan. Çamurdan pastalar yapar, çoraptan fareler yaptırırdık annemize.
İşimiz gücümüz topraklaydı, üstümüz başımız toprak, elimiz yüzümüz toprak, düşen yaralanan dizlerimizde toprak, canımızda özümüzde toprak...
Çocuktuk...
Akıllıydık...
Zamanı arkadaşlarımızla oynayabilmek için ayırırdık hep. Annemize bu yüzden dil döker "noluuurrr anne"ler çekerdik ağıt niyetine. İzin koparınca ne giydiğimizi önemsemez, üstümüze annemizin zorla giydirdiği hırkayla alelacele fırlardık dışarı. İzin koparamayınca ise... Ya üzülür dökerdik gözyaşı... Ya da olurdu mekanız biricik cam kenarı. İzleyebilmek için dışarıdaki arkadaşları...
Çocuktuk...
Çocuk kalmak istedik...
Olmadı...
Zamanla büyüdü içimizde hayata karşı yaptığımız mızıkçılık. Kendimize yalanlar söyledik , kendimizi kandırdığımızı sandık... Oysa hayatın oyununa kandık. Arkadaşlar unutuldu, oyuncaklar unutuldu, anneler unutuldu... Dışarı çıkmak için izne gerek yoktu, gözyaşı yoktu... Olgunlaşmak için adım yoktu... Toprağa çıplak ayakla basmaya tiksinir olduk. Ayağımıza batan taşlar canımıza batmaya başladı. Oysa o taşları yolumuza koyan da bizdik.
Hazırlanmalarla kaybettik zamanı. O kadar çok kıyafetimiz vardı ki artık, o kadar çok kimliğimiz... Hangisini giyeceğimizi düşünür olduk dışarı çıkmadan evvel... Çıkarcı olduk kimi zaman ve kimi zaman bencil... Kimi zaman önemsemedik duyguları, sanki biz hiç yaşamamışız gibi o duyguları...
Bir zamanlar...
Masumduk...
Gerçekten öyleydik ama. Hepimiz... Gözyaşlarımız gerçekti, sözlerimiz gerçekti, yapacağım dediklerimizi yapardık, yapmak istemediklerimize "istemiyorum" derdik.
Sonra ... Sonra ayak üstünde taklalar attırdık beynimize kurtulmak için çevremizdekilerden. Bizimle paylaşmak isteyenlerden... Pişman olduk belki... Ama neye yarardı ki kırdıktan sonra kalbi...
Bir zamanlar...
O zamanlarda kaldı. Şimdi yine " bir zamanlar"ı oluşturacak zamanları yazıyoruz ömür sayfamıza. Yıllar geçip gidecek ve tekrar çocuk olacağız.Toprak tekrar özümüz olacak. Tekrar ona döneceğiz.
Bir zaman sonra unutulacağız, ve daha niceleri bir zamanlar çocuktuk demeye devam edecek...
Elam E. Doğan
/ Evet, merhabalar...
Doluyum biraz bugün, çocukluğumu özlüyorum yine. O günlerin sıkıntılarında bile güzeldi o günler. Bu sene köyüme gitmeyi o kadar çok istedim ki... Biliyorum gidince pek rahat edemeyeceğiz , ama olsun özlüyorum... Ve bu yıllar sonra ilk kez oluyor.
Bayram münasebetiyle akrabalar vs derken insan ister istemez çocukluğuna dönüyor. Annemin sınıf arkadaşını gördüm bugün mesela, bir zamanlar anneminde çocuk olduğu düşüncesi o kadar yabancı ki bana... Elimde olmadan şaşırıyorum. Brdan ansıl kendi çocukluğuma geçtim hemen söyleyeyim, annemin okuduğu okulda okudum bende 2 yıl... Haliyle bir anda kendimi Konya'da buluverdim.(Hayalimde tabi)
Sonra yukarıdaki resimde gördüğünüz çeşme geliverdi aklıma. En canlı hatıramdır. 6 yaşındaydım ve çeşmeden su dolduruyordum, sonra bir anda nasıl olduğunu anlamadan kendimi tepeüstü suyun içine gömülmüş olarak buldum... Ordan çıkarışları hala gözümün önünde, kollarımdan akan sular, ağlayışım, minik terliklerim, çıplak ayaklarım... Bir güzel yıkanmıştım... O yaşıma dair hatırladığım en net anılarımdandır bu.
Birde kovboy olmuştum 23 Nisan şenliklerinde, şapka takmıştım, ama şapkam beyazdı öyle kovboy şapkaları gibi kahverengi değil, bembeyaz bir elbisem vardı onun takımıydı... Çok severim öyle çocuk kıyafetlerini...
Ne günlerdi... Suratımda bir gülümseme anıyorum bugün işte...
O zamanlar daha ilkokul birinci sınıfta idim, şimdi üniversitedeyim... Daha dün başlamışım gibi geliyor üniversiteye ama bitti bitecek. Birinci sınıftaki Elam ile şu anki Elam arasında o kadar fark varki, kaf dağından daha yüksektir bu mesafe... 3 yıl önce gerçekten çocukmuşum, şimdi büydüm mü? Hayır! Ama o zamanki düşüncelerim ve şu anki halim o kadar farklı ki... O zamanki iradem ile şu andaki o kadar farklı ki...
Zaman...
Sen ne garip şeysin. Her şeyin ilacısın... Farketmenin farkı gibi resmen...
Ve ben bunu daha bu sene anlıyorum. Başıma saksı düştü sanırım...
Geç olsun güç olmasın diyeceğim ama, bazen geç olmasıda güç oluyor. Öğrenebileceğim bu kadar şey varken bunları zamanında yapmamış olmak o kadar kötü ki...
Nerde okudum hatırlamıyorum. "50 yaşındaki bir insan 30 yaşında hissediyor ise, 20 yılını boşa harcamış demektir" diyordu... Anlıyorum ki doğruymuş. Boşa harcamışım yıllarımı...
Ne yazacaktım nereye geldim... Daha da yazarım biliyor musunuz?
Devir az laf çok iş devri...
Ama ben laf etmeye devam edeceğim kurtulamazsınız...
Sizi sıkmamak için "kısa" kesiyorum...
Şimdilik hoşçakalın mutlu kalın...
Hayat güzel...
Ölüm ise kapı arkasında size "ceeee" yapmak için bekliyor...
Yine yeni yenide,
Elam E. Doğan
Pazar, Kasım 29, 2009

Sen ve yağmur
Başa dönemezsiniz.
Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz
inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine.
Yağmur yalnız yağarken yağmurdur
Sen yalnız senken sensin
Burada kalamazsın ve başa dönemezsin
Gitmek zorundasın.
/ İsmet Özel
Cuma, Kasım 27, 2009